A.Tufan Güven
EN UZUN YOLLAR KÜÇÜK BİR ADIMLA BAŞLAR
Toplumun ihtiyacı olan ve toplumda günlük hayatı kolaylaştıracak değişimlerin, sessizce, birkaç insanın kalbinde, bir düşüncenin kıvılcımıyla başlamaz mı? Yani, bir fikre inanan küçük bir grup insan, koca bir dünyanın yönünü değiştirmez mi? Zaten tarihin büyük dönüşümleri hep böyle de başlamamış mıdır?
O azınlık bilir ki; Değişim, bir anda olmaz; bir düşünceyle, bir cesaretle, bir adımla başlar. Çünkü onlar bilir ki; en uzun yollar küçük bir adımla başlar. Toplum büyük başarıları genellikle büyük kalabalıklar, güçlü destekler ya da sınırsız imkânlarla ilişkilendiriliyor. Oysa tarih, bunun tam tersini bize söyler.
Dünyayı değiştiren fikirlerin çoğu, başta yalnızca birkaç kişinin zihninde yankı bulmuştur. Ve bu değişimlerin, kalabalıklarla değil; inançlı, sabırlı ve az sayıdaki kararlı insanlarla doğmuş olması bize inandığın yolda doğru iletişimle, toplumda sağlanan güvenle yürünürse başarıların kaçınılmaz olduğunu göstermez mi?
Kendi tarihimizden birçok sayısız örneği hepimiz biliyoruz. Sadece bizim tarihimiz de değil dünyanın her yerinde de bunun böyle olduğunun birkaç örneği hatırlayalım;
Amerika’da köleliğin sona ermesi süreci, bir anda ortaya çıkmadı. Abraham Lincoln, o fikirleri milyonlarca kişiye duyurmadan önce, sadece bir grup insanla tartışıyor, destek arıyordu. Onların sesleri zayıf görünüyordu ama yankısı tarihin duvarlarına çarptığında bütün bir sistemi yerinden oynattı.
Gandi, İngiliz sömürüsüne karşı milyonları arkasına almadan önce, elinde sadece bir fikir vardı: pasif direniş. Bir avuç insanla çıktığı Tuz Yürüyüşü, tarihin en güçlü sembollerinden biri oldu. Ne silahları vardı, ne orduları… Ama inançları vardı. Ve o inanç, sonunda bir milleti özgürlüğe taşımadı mı?
Rosa Parks,1955 yılında Alabama’da bir otobüste beyazlara “yerini vermeyen” o sessiz kadının eylemi, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyük bir harekete dönüşmedi mi? O, sadece otururken; bütün bir toplum ayağa kalkmadı mı?
Bir başka örnek, Martin Luther King, “Bir hayalim var” dediğinde arkasında devasa bir ordu değil, sadece inandığı değerlere sadık küçük bir topluluk vardı.
Bilim dünyasında da aynı gerçek karşımıza çıkmaz mı? Pastör, Tesla, Thomas Edison, sayısız deneme yaparken çoğu kez yalnızlardı. Onların çalışan birkaç yardımcısı dışında kimse, karanlığa ışık getirileceğine, hastalıkların bir doz aşı ile engelleneceğine, serumla tedavi edileceğine inanmıyordu. Sonunda onların o küçük laboratuvarları, bütün dünyanın aydınlandığı bir dönemin başlangıcı olmadı mı? .
Toplumun ihtiyacı olan ve toplumda günlük hayatı kolaylaştıracak değişimlerin, sessizce, birkaç insanın kalbinde, bir düşüncenin kıvılcımıyla başlamaz mı? Yani, bir fikre inanan küçük bir grup insan, koca bir dünyanın yönünü değiştirmez mi? Zaten tarihin büyük dönüşümleri hep böyle de başlamamış mıdır?
O azınlık bilir ki; Değişim, bir anda olmaz; bir düşünceyle, bir cesaretle, bir adımla başlar. Çünkü onlar bilir ki; en uzun yollar küçük bir adımla başlar. Toplum büyük başarıları genellikle büyük kalabalıklar, güçlü destekler ya da sınırsız imkânlarla ilişkilendiriliyor. Oysa tarih, bunun tam tersini bize söyler.
Dünyayı değiştiren fikirlerin çoğu, başta yalnızca birkaç kişinin zihninde yankı bulmuştur. Ve bu değişimlerin, kalabalıklarla değil; inançlı, sabırlı ve az sayıdaki kararlı insanlarla doğmuş olması bize inandığın yolda doğru iletişimle, toplumda sağlanan güvenle yürünürse başarıların kaçınılmaz olduğunu göstermez mi?
Kendi tarihimizden birçok sayısız örneği hepimiz biliyoruz. Sadece bizim tarihimiz de değil dünyanın her yerinde de bunun böyle olduğunun birkaç örneği hatırlayalım;
Amerika’da köleliğin sona ermesi süreci, bir anda ortaya çıkmadı. Abraham Lincoln, o fikirleri milyonlarca kişiye duyurmadan önce, sadece bir grup insanla tartışıyor, destek arıyordu. Onların sesleri zayıf görünüyordu ama yankısı tarihin duvarlarına çarptığında bütün bir sistemi yerinden oynattı.
Gandi, İngiliz sömürüsüne karşı milyonları arkasına almadan önce, elinde sadece bir fikir vardı: pasif direniş. Bir avuç insanla çıktığı Tuz Yürüyüşü, tarihin en güçlü sembollerinden biri oldu. Ne silahları vardı, ne orduları… Ama inançları vardı. Ve o inanç, sonunda bir milleti özgürlüğe taşımadı mı?
Rosa Parks,1955 yılında Alabama’da bir otobüste beyazlara “yerini vermeyen” o sessiz kadının eylemi, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyük bir harekete dönüşmedi mi? O, sadece otururken; bütün bir toplum ayağa kalkmadı mı?
Bir başka örnek, Martin Luther King, “Bir hayalim var” dediğinde arkasında devasa bir ordu değil, sadece inandığı değerlere sadık küçük bir topluluk vardı.
Bilim dünyasında da aynı gerçek karşımıza çıkmaz mı? Pastör, Tesla, Thomas Edison, sayısız deneme yaparken çoğu kez yalnızlardı. Onların çalışan birkaç yardımcısı dışında kimse, karanlığa ışık getirileceğine, hastalıkların bir doz aşı ile engelleneceğine, serumla tedavi edileceğine inanmıyordu. Sonunda onların o küçük laboratuvarları, bütün dünyanın aydınlandığı bir dönemin başlangıcı olmadı mı? .