UŞAK’TA YAŞAM BİÇİMİNİ HATIRLAMA NOTLARI
UŞAK’TA YAŞAM BİÇİMİNİ HATIRLAMA NOTLARI
Yayınlanma:
Kentimizin tanınmış esnaflarından” Malkoçoğlu Kırtasiye”nin kurucusu, güler yüzlü, nüktedan, “bir gönül adamı”; çocukluğumda, gençliğimde, olgunluk dönemimde devamlı alışveriş yaptığım, sohbetinden her dem keyif aldığım, güzel insan, değerli bü
Şener ÖZTOP
“Bir Uşak Gönüllüsü Mehmet Turgut’a…”
Hayat bazen bize doğduğumuz kentte yaşam biçimini hatırlatma yapıyor. Çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin şirin, küçük bir taşra kentinde yazlık sinemalarda film seyretmenin, mesire yerlerimizde birlikte olmanın hazzını, neşesini paylaşırdık: Değirmen dere, Ilıcaksubaşı, Çokkozlar, Akse Çamlığı ve tabiî ki bağlardaki muhabbetlerin güzelliği hiç unutulur mu? Ağustos böceklerinin, kuş cıvıltılarının, yağmur sonrası gökyüzünü bir taç gibi kaplayan “gökkuşağı”nı…ve nihayet Uşaklının pek hoşuna giden sabahleyin bağda biber, domatesle içilen taze “tarhana çorbası”nı, ”acılı alacatene”yi, “çömlek eti”ni iştahla yemek vazgeçilmez hazlardan biriydi. “Kadınlar Kurnası” ve Kurtbaba Çamlığı”ndaki bağ evlerini, değişik tad ve nefasette üzümleri, kirazları, vişneleri, serenli kuyuları ve tepeden Şeker Fabrikası’nın siluetini hiç unutamam. Sadece bu mu? Yeşilliğin, ulu asırlık ceviz ağaçların taht kurduğu Çokkozlar ve Değirmendere’deki birinci ve ikinci değirmene harıl harıl akan suyun gücüyle değirmenin çalışması, buğdayın un haline gelişi bizlere değişik gelirdi. .
Hıdırellez de kadınların Ilıcaksubaşı’nda kuşluk vaktinde gruplar halinde dilek tutmaları… bademlerin çiçeğe durduğu zaman Hacım Sultan’a ziyaret ve dilek tutmalar, hep insanımızın Orta Asya’dan getirdikleri inanç, gelenek ve göreneklerdi. Hacım Köyü’nün meşhur çağlasını(bademini) ellerimizle toplamak ve tuza bastırarak yemek ne hoş şeydi!...
Banaz Evrendede Çamlığı’nın asırlık çam ağaçlarının koyu gölgeliğinde günü birlik gidip gelmeleri dün gibi belleğimin hisli ve sisli atmosferinde hatırlıyorum. Peki, yaşları yarım asra ulaşanlar bilirler: Mahalle ve sokağımızın karşılıklı Arnavut kaldırımları üzerindeki akasya ağaçlarının beyaz meyvelerinin tomurcukları nefis bir rayiha(koku) salardı. Bütün benliğimizi sarar sarmalardı. Bu güzelim ağaçların altında topraktan hamam kubbesi yapardık. Bilye(cız) oynardık. Dar sokak aralarında top koştururduk. Şimdiki İl Halk Kütüphanesi’nin bulunduğu boş yeşil alanda çimlerin üzerinde heyecanla bağrış-çağırışla oyunlarımızı oynarken, akşamın kızıllığında, alacakaranlığında kırlangıçların üzerimizde sanki pike edercesine alçaktan uçmaları, sesler çıkarmaları pek hoşumuza giderdi. Tabiî ki stadyumda (eskiler “yazı”, “top sahası” derlerdi.) yapılan Milli Bayramlarımızı, Uşak Lisesi’nin kuruluş gününde(30 Nisan) atletizm müsabakalarında emeği geçen rahmetli Beden Eğitimi öğretmenimiz Doğan Özkaraman’ı anmak isterim. Şekerspor ile Turan İdman Yurdu arasında oynanan maçların büyük bir rekabet, çekişme içinde geçtiğini hatırlıyorum. Şeker Fabrikası’nın çim sahasında yapılan maçlara gruplar halinde yayan gidip-gelmeler nice sporseverlerin anılarını süsler. 1967’de kurulan Uşakspor’un maçlarını halkımızın ilgiyle, heyecanla izlemeleri unutulur mu?
Unutulmayanlardan biri de biz gençlerin vazgeçilmez tek eğlencesi: İstanbul Sineması, Yeni Sinema, Bahar Sineması, Yıldız Sineması’nda film seyretmek için hafta sonunu dört gözle beklerdik. Cumartesi günleri öğrenciler için: 14:30 matinesi, Pazar günleri bayanlara yapılan matineler genç, orta yaşlı insanlarımızın sinemaya karşı gösterdikleri ilgi bir başka yaşam kesitiydi. İstanbul Sineması’na o dönemin yerli ve yabancı vizyon filmlerini getirten, özençli yöneticisi ve aynı zamanda “Şeker Şirketi” muhasebesinde çalışan biryantinli saçlarıyla, resmi kıyafetiyle bir beyefendi olan Orhan Candoğan ağabeyi unutabilir miyiz?
Hiç unutmadan yazayım: Henüz binek otoların az olduğu, faytonların revaç bulduğu o dönemlerde demiryoluyla yapılan yolculukların odak noktası istasyondu. İstasyon, giden ve gelenlerin sevincini, hüznünü paylaşan bir buluşma yeriydi. Orada yediğim köfte ve şişin lezzetini hiç unutamam. İstasyon, gündüz ve gece kalabalık olurdu. Yolcuların ve uğurlayanların anıları canlı hayat sahneleriydi. Şimdi sırayı “ yazlık sinemalar” alıyor. Yaz günlerinde yazlık sinemalara aileler, gençler zevkle filim seyretmeye giderdi. Gökyüzünün koyu lacivert, dolunayın aydınlığında, sarı ışıklı yıldızların altında, ılgıt ılgıt esen yelin kavak ağaçlarının yapraklarının çıkardığı hışırtılarla birlikte film seyretmek, hazzın oruk noktasıydı.
Heyhat, geçmiş zamanın peşinde anılar birbirini izlerken; belleğimde yer eden Uşaklının hiç vazgeçmediği Salı ve Çarşamba günlerinin alış veriş günleri olmasıydı. Salı günü, peynir ve tereyağı alınır, tuzlanır ve zevkle yenilir. Taze, tuzsuz, sünen keçi peyniriyle, pürçüklü yeşil soğanla fırında nefis pide yaptırılır, büyük bir iştahla yenilirdi. Arkasından höşmerim de unutulmazdı. Çarşamba günü de pazar kurulur: Pazaryerinin o güzelim dut, çam, akasya ağaçlarının gölgeliğinde, atmosferin sarı sıcaklığında üreticilerin (bahçıvanların), pazara getirdikleri sebze ve meyveleri (organik-doğal ve lezzetli) büyüklerimiz seçerek alır, sepetlerimize doldurulur ve evimizin yolunu tutardık. Tabiî ki bir enstantaneyi de yazamadan geçemeyeceğim: Pazaryerinde kentte imal edilen gazoz içmek, Murat dağı karını kemirerek yemek “-harareti söndürür, kelebeği öldürür” nidalarıyla insanlar içmeye davet edilirdi. Bu durumlar sosyo-kültürel zenginliklerimizdi..
Yazımın sınırları beni zorluyor: Daha çok aklıma gelenleri yazıyorum. Değerli editörüm Mehmet Turgut’un, uzun yazmışsınız: “-Şener Hocam!..” demesinden çekiniyorum. Her evin vazgeçilmezi, özellikle annelerimizin özenerek, severek yaptığı tarhanayı, evreleriyle titizlikle yapması en önemli bir yaşam biçimi idi… Tüm analar el emeğini ve hünerini sergilerdi. Unutmadan yazayım: Nerede benim her mahallede icrayı faaliyet gösteren mahalle fırınları?... Yine analarımızın büyük bir meşakkatle, özveriyle yoğurdukları, mayalayarak beklettikleri ekmek hamurunu sırtımızda taşıdığımız binitlerle fırına götürür, Hasan Amca’ya teslim ederdik. Ekmek hamuru fırında kehribar gibi pişer, misk kokularla eve getirirdik. Bütün bu anlatılanlar hep anılarda kaldı!...
Hayat bazen bize doğduğumuz, ve belki de hayatımızın tamamını erdireceğimiz: ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz kentimiz Uşak’ın yaşam biçimini- yılların ardından- hatırlatıyor. Sizce her anı parçası yaşanmış ya da yaşanacak serüvenlerin anlamlı bir toplamı değil midir?
( Yarenler, Nisan 2009, İstanbul Uşaklılar Derneği Haber Bülteni)
NOT:Kentimizin tanınmış esnaflarından” Malkoçoğlu Kırtasiye”nin kurucusu, güler yüzlü, nüktedan, “bir gönül adamı”; çocukluğumda, gençliğimde, olgunluk dönemimde devamlı alışveriş yaptığım, sohbetinden her dem keyif aldığım, güzel insan, değerli büyüğüm, Hilmi Malkoç( 1919-2012)’u kaybetmenin üzüntüsü içindeyim. Merhuma Allahtan rahmet, onun bıraktığı yerden müesseseyi devam ettirecek oğulları Mustafa ve Mehmet Malkoç’a başsağlığı dilerim.