AVUKAT HASAN TERCİ’NİN ARDINDAN

AVUKAT HASAN TERCİ’NİN ARDINDAN
AVUKAT HASAN TERCİ’NİN ARDINDAN
“Eylül Sonu” yaprak dökümü mevsiminde art arda üç değerli insanı kaybetmenin üzüntüsünü yaşadım. GÖNÜL KEPENGİNİ GÜZELLİKLERE AÇAN BİR HUKUK ADAMININ ÖLÜMÜ “Dünyaya geldiğimiz gün bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarız.” Montaigne-Denemeler “Eylül Sonu” yaprak dökümü mevsiminde art arda üç değerli insanı kaybetmenin üzüntüsünü yaşadım. Cuma günü tiyatro ve sinema sanatçısı büyük usta Tuncel Kurtiz’i(1936-2013) ertesi gün “Çılgın Türk”, nice kalıcı esere imza atan hukukçu- bürokrat-öğretim üyesi-yazar Turgut Özakman’ı(1930-2013) ve Uşak Barosu’nun tanınmış duayen avukatı Hasan Terci(1941-2013) ağabeyin ani vefatı beni tarifsiz kederlere sürükledi. Vefat eden bu değerli üç kişinin ölümsüzlüğü; sanatçı, yazar ve hukukçu kişiliklerinde, aydınlanma birikiminden güç alan Atatürk’çü tavırlarında ve bilge duruşlarındaki yansımasıdır. Onları anlatmak için kafa yormak gerekir. Topluma katkı sunan, çevresine yararlı olan her insanın ölümü, ölümsüzlüğüdür. Çünkü o, yaptıkları olumlu icraatlarla, ufuk açıcı söylemleriyle anılacak ve değerlendirilecek; anılar içinde yad edileceklerdir. Yararlı(idealist) insan menfaat karşılığı hiçbir işe ya(t)kın durmayacaktır. Çünkü onun hedefinde toplum ve insan vardır. Hele bir hukuk adamının objektifinde “nesnellik ilkesi” varsa!.. Savunmanın amaç ve ilkelerinin yerine getirilmesini ister. Savunma yurttaşı savunu(yo)r. Yasaların yorumu, yasaların anlamlarının açık olmamalarından doğacak güven hissinin zedelenmesi; başka bir deyişle, kamu düzeninin huzuru ve yargılanmanın çabukluğu(makul sürede yargılama) cezaların aşırılığı ve çabuk yerine getirilmeleri, kaba güç(orantısız güç: “Taksim Gezi Parkı direnişi”), zor(cebir ve şiddet) kullanımları üzerine yılların birikimi ve hukukçu gözüyle irdelerdi Hasan Terci… Mesleğinin engin tecrübesiyle, bilge tavrıyla şöyle derdi: “Kanunlar vatandaşları bir şahıs olarak görürse orada özgürlük ve demokrasi vardır. “ Hukuk sosyolojisinin en yetkili öncüsü kabul edilen Montequieu’nun “Kanunların Ruhu” adlı eserini her hukukçunun elinin altında bulunmasını ve okunmasını tavsiye ederdi. Yasaların “Kanunların Ruhu” adlı eserden etkilendiğini söylerdi. “Kanunların Ruhu”nu siyasal bilimle uğraşanların da okumaları gerekliğini vurgulardı. Yine bu bağlamda onun olmazsa olmazı diğer bir kitap da Cesare Beccaria’nin “Suçlar ve Cezalar veya Beşeriyetin Mecellesi” idi. Çünkü, bu eser ceza yasalarının bir ilkeler sözlüğü. Hem de vazgeçilmez bir sözlüğü. O açıdan, tarihin dışına düşmüş Türk hukukçusu onun içine girmeli, gerçekleri oradan görmeli ve uzun uzun düşünmelidir. Kim ki bunu yapar, ceza hukukuyla buluştuğunu değil, onu yeniden keşfettiğini görür.” Bu söylemin ardından Hz. Muhammed’in kutsal sözünü naklederdi: “Bir saat icrayı adalet, altmış senelik ibadetten hayırlıdır.” Gerçeğin, ayrıntının, estetik düzenin ve zamanın peşinde bir ömür… Merhum Hasan Terci ağabeyin en çok sevdiğim yanı; kitaplar dünyası ile iç içe olması, okumayı sevmesiydi. Entelektüel bir kişiliğe sahipti. Hukukçuluğunun yanı sıra edebiyat ve sanat dünyasıyla ilgilenirdi. Özel bir kitaplığı vardı. Evde, işyerinde hukuk kitaplarından ayrı bölümünde ansiklopediler: “Meydan Larousse” Büyük Lugat ve Ansiklopedi, babadan kalma sahaf eser Server İskit’in altı ciltlik “Mufassal Osmanlı Tarihi” ki, bu eserle öğünürdü. Çünkü mevcudu yoktu. Gülerek “Hoca sende var mı?” derdi. Bende yok derdim. Bu tür takılmaları kitap dostları kendi aralarında yaparlar. “Varlık Türk Klasikleri” dizisinin özgün tam takım ciltli kitapları özenle kitaplığının raflarında sergilenirdi. Unutmadan bir tespitimi yazmadan geçemeyeceğim: Hasan Ağabey, tertip ve düzeni seven titiz bir kişiliği vardı. Kitaplar konularına göre dizilmiş tertemiz dururdu. Kitaplığının boşluklarını sevdiklerinin fotoğrafları, plâketler arzı endam ederdi sanki… Çalışma masası ve üzerideki masa üstü bilgisayarı kullanılmadığı sürece örtülü vaziyette dururdu. Kalemlik ve diğer objeler yerli yerindedir. Tarihi daktilosu da bir kenarda “asar-ı atika” olarak kendini gösterirdi. Büronun duvarları aşina yüzler: babası, kayın babası eski Belediye Başkanımız Hakkı Yağcı’nın portreleri süslerdi. Pencerenin her iki yanında süs bitkilerini özenle bakardı. Geniş masası, rahat koltuğuna yaslanarak oturup sohbeti çok severdi. Masanın üzerindeki pembe dosyalar düzenli bir biçimde istiflenmiştir. Lüle taşından yapılmış vazonun içinde yazıcılar(kalemler) objelerin başında gelirdi. Bilal Usta’ya yaptırdığı natürel damarlı meşe kaplı masasında toz göremezsiniz. Hatta söyleşi(leri)mizin tam ortasında alışkanlıkla sanki toz varmış gibi, iki elinin alt yanlarını bir ileri, bir geri hareket ettirirdi. Hayatın içinde estetik bir düzen onun vazgeçilmez(ler)iydi. Başka bir deyişle, tertip, düzen ve prensipler onun hayat felsefesiydi sanki… Rahmetli babam bu konuda Hasan ağabeyi sever ve takdir ederdi. Bu sevgisini şöyle dile getirirdi: “Hasan, tertip ve düzeni seven prensip sahibi bir kişidir.” derdi. İşte yazımın tam burasında anlatımlarımı belgeleyen bir anı fotoğrafını paylaşmak isterim. 2010 yılının Haziran ayında kadim dostum Mustafa Demirci’yle Hasan Ağabey’e ziyarete gittiğimizde Erol Poyraz ağabeyle beraber konuşuyorlarmış. “Şener Hoca’da geldi. Eski Uşak nostaljisi yapalım!..” dedi. Çaylar ısmarlandı. Doyumsuz sohbete daldık gittik. Ben yine takıldım: “ Hasan Ağabey, ekoseli renkli güzel gömleği bulmuşsun yine…” Gevrek gevrek güldü. Hemen arkasından “zevki selim sahibisin!”dedim. “ Gelin, bu güzel sohbetimizi belgeleyelim.” dedim. Anıların hisli ve sisli atmosferinde söz konusu fotoğrafları çektik. Arkasından “…Unutma bakalım fotoğrafları isterim!..” Tab ettirdikten sonra büroya uğradım. Ve fotoğrafları kendisine verdiğimde ne kadar sevinmişti. Daha sonra ziyaretine gittiğimde çekilen anı fotoğrafları, portresi arka panoda, diğerleri kitaplığının raflarına yerleştirmiş. Evinin restorasyon işleri dolayısıyla Aylık Gezi Dergisi Atlas dergilerini, Görsel Yayınlarının dört ciltlik Sanat Tarihi ansiklopedisini bana vermişti. “Senin kitaplığına yakışır, değerini bilirsin!..”demişti. Şimdi onun anısına kitaplara ve dergilere göz ucuyla bakarak yazıma devam ediyorum. Rahmetli Hasan Ağabeyle büro ziyaretinde ya da İsmet Paşa Caddesi’nde rastladığımda “yürüyüşlerimizde”: “ Hoca, tezgâhta ne var? Yazı, çizi işleri ne âlemde?.” derdi. Akabinde konuşmamız edebiyat, kitaplar, sanat üzerine odaklanırdı. Ömer Bedrettin Uşaklı’nın şiirlerini severdi. Kendine özgü, özge ses tonuyla: “Şener Hoca, Ömer Bedrettin’in ‘Yıldızların Altında’ yıllardan sonra amma da parladı, hafif Batı müziği icra eden genç müzisyenlerin bile dudaklarında ‘hit’ bir şarkı oldu!.” Hemen arkasından şunları söylerdi: “Tabi ki Şanal’ın da(ağabeyim) “Anjelika” başta olmak üzere güzel şiirleri var.“ derdi. Bir denge insanı idi. Doğruyu görme, hakkı teslim etmeyi ihmal etmezdi. Lâfı değiştirerek “Yeni yayınlardan tavsiye edeceğin kitaplar var mı?” Şayet aradığı kitabı Uşak’ta bulamazsa İstanbul/Ankara/İzmir’den alır gelirdi. Bununla da kalmaz kitabın yazarına ulaşmaya çalışırdı. Hıfzı Topuz’un “Meyyale”, “Elveda Afrika Hoşça Kal Paris”i çok beğendiğini; Nedret Gürcan’ın anı kitaplarını severdi. Şair Nedret Gürcan’ın “Benim Sevgili Taşram”, “Yaşanmış Taşra Öyküleri” adlı kitapları bir hayli ilgisini çekmişti. Benden şairin telefon numarasını istemişti. Telefon konuşmasında onunla zevkli bir söyleşiye girmişti. Ertesi yıl Ankara’ya gittiğimde Nedret Ağabeyle buluşmamızda: “Hasan Bey nasıl? Okumayı seviyor, yayınları izliyor ne güzel şey!” dedi. Hayatın esiri olan biz insanlar hay huy içinde, diğer uğraşlar derken birbirimizi istenilen düzeyde tanımıyor veya üstün körü izlenimlerle karşısındaki kişiyi, hatta yakınını, ruhsal ve fiziksel yönlerini analiz edemiyor. Ve belki de meslektaşları da bu cephesini biliyorlar mı?...Kestiremiyorum… Yine bir gün Postane’nin önünde bir elinde çiçek buketi, diğer elinde pasta kutusu var. “Hasan Ağabey, eve misafir mi gelecek?” dediğimde “Hayır, bu gece 70. yaşımı Tülay’la kutlayacağım…” “Oh! ne güzel ağabey, nice yıllara esenlik içinde geçir.”dedim. Kendisine refakat ederek konuşa konuşa onu stadyumun yol ayrımına kadar yol arkadaşlığı yaptım. Memnuniyetini belirtti, teşekkür etti. Onun ruh dünyasındaki gelgitlerin en belirgini, estetik(ayrıntıcı) seçiciliği idi. Güzel, şık giyinmeyi severdi. Özellikle gömlek, kravat, takım elbisede uyumlu olmalı, birbirini tamamlamalıydı. Sarar’dan giyinmeyi severdi. Hiç unutmadan yazayım: Sarar Giyim’in izleyicisi alımcısı da sevgili bacanağım Metin Sunucu idi. İki “Sarar sever” birbirini kollardı. Hatta birbirini heveslendirirdi. “Benimki daha güzel” diye esprili takılmalar yapılırdı. Metin’le birlikte Eskişehir’e kadar gider, şair rahmetli İsmail Ali Sarar Ağabey’le buluşarak referansımızı kullanırdık. Ne güzel, tatlı anılardı bunlar… Yılların ardından kadim dostum, kitapsever Hakim Hamdi Yaver Aktan’ı da “anıların ışığında” unutmadan yazayım. Bir gerçek “Sarar sever” de oydu. O da Hasan Ağabey gibi güzel desenli ya da düz renkli kravat severdi… Bu satırları yazarken, içim burkularak Hamdi Bey’e Hasan Ağabey’in vefatını duyurmuştum. Üzüntüsünü şöyle dile getirdi. “Hasan Bey, kendine bakan, dinç biriydi. Çok üzüldüm. Bu hafta sevdiklerimizin vefat haberleri üst üste geldi. Turgut Özakman, Stajyerim, arkadaşım, ve Hasan Bey’in ani ölümü beni haddinden fazla üzdü. Sizde hanımefendinin telefonu varsa taziyede bulunayım.” dedi. Ve telefon numarasını yazdırdım. Her anı parçası yaşanmış ya da yaşanacak serüvenlerin anlamlı bir toplamı değil midir? Anılar, insanlık komedyasının ya da hayal olmuş hakikatlerin görüntülerdir desem sizce yerinde değil mi? İnsanoğlu “bir varmış, bir yokmuş”… Yahya Kemal’in o güzelim dizeleriyle: “Ölüm âsude bahâr ülkesidir bir rinde; / Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.” Aslolan da bu değil mi? Kalıcı, iz bırakıcı bir yaşam sürmektir. Rahmetli Hasan Terci Ağabeyim de bunu yaptı. Ruhu şad olsun!